Dört yıldır kayıptı; erkek kardeşi, kız kardeşine ait çamaşır büyükbabasının yatağının arkasında gizlenmiş durumda bulunuyordu.
Polis yirmi dakikadan kısa bir sürede geldi ama Gökhan için bu süre bir sonsuzluktu...
Kimse o giysiye tekrar dokunmadı. Rutubet, naftalin ve eski ilaç kokan evin ana yatak odasındaki şifonyerin üzerinde, sessiz bir kanıt gibi öylece duruyordu. Amcası Mert huzursuzca bir ileri bir geri yürüyor, yumruklarını sıkıyordu. Gökhan’ın annesi Leyla henüz aranmamıştı; bunun sebebi merhamet mi yoksa korku mu, kimse bilmiyordu. Bir anneye, yıllardır kayıp olan kızının kıyafetinin, kendi babasının yatağının altına gizlenmiş halde bulunduğunu nasıl söylerdiniz?
Bunun kız kardeşine ait olduğundan emin misin?”
Çığlık atmadı.
Gökhan gözlerini kapattı. On dört yıllık yokluk, boş sandalyeler, cevapsız sorular… Hepsi bir anda gün yüzüne çıkmıştı.
Rana Başkomiser, herkes mutfakta beklerken defterin sayfalarını çevirdi. Yüz ifadesi değişti; bu bir şaşkınlık değil, çok daha karanlık bir histi.
Saat gece 01:00’de polisler bahçedeydi. Bir zamanlar sıradan olan, alet edevatla dolu o müştemilat aniden farklı hissettirmeye başladı. Kilit hızla kırıldı. İçeride her şey normal görünüyordu… ta ki üst üste yığılmış tahtaların altında gizli bir kapak bulana kadar.
Bu kadarı yetti. Leyla olduğu yere yığıldı. Gökhan’ın bir şey görmesine gerek yoktu. Anlamıştı. Melis kaçmamıştı. Hiç gitmemişti. Bunca zaman oradaydı; bayramları kutladıkları, hayatın hiçbir sorun yokmuş gibi devam ettiği o toprağın tam altındaydı.
On dört yıl boyunca gerçek, hem fiziksel hem de duygusal olarak toprağa gömülmüştü. Gökhan her şeyi öğrendiğinde fenalaştı. Mert öfkeden kendini kaybetti. Leyla ise sanki artık kendi bedenine ait değilmiş gibi tepkisizce oturdu.
Takip eden günlerde hatıralar geri döndü; bir zamanlar zararsız görünen küçük detaylar… Kilitli kapılar. Ani öfke patlamaları. Eskiden mantıklı gelmeyen şeyler… Şimdi her şey yerine oturuyordu.
Haftalar geçti. Ev boş kaldı ama gerçeklerin ağırlığı altındaydı. Daha fazla kanıt ortaya çıktı ama hiçbir zaman bir itiraf gelmeyecekti. Arif, gerçekler ortaya çıkmadan önce ölmüştü. Sırrı yanında götürememişti.
Gökhan bunun da bir tür adalet olduğunu fark etti. Mahkemelerden ya da manşetlerden gelen değil, hafızadan gelen bir adalet.