Ölmek üzereyken bir restorana girdim. Amacım yemek sipariş etmek değildi… masalarda kalan artıkları bulmaktı.
Cebimde tek kuruş yoktu. Karnım sokak köpeği gibi gurulduyordu. Camdan içeri bakarken sıcak yemeklerin kokusu içimi yakıyordu.
Cesaretimi toplayıp içeri girdim. Yeni boşalmış bir masa gördüm. Birkaç patates kızartması, bayat bir ekmek parçası ve tabağa yapışmış biraz et…
Hızla oturdum, müşteri gibi görünmeye çalışarak artıkları yemeye başladım. Soğuktu, kupkuruydu ama bana ziyafet gibiydi.
Tam o sırada arkamdan sert bir ses duydum:
“Hey! Bunu yapamazsın.”
Donup kaldım. Kovulacağımı sandım. Özür diledim, çok aç olduğumu söyledim. Karşımda kusursuz giyimli, ağırbaşlı bir adam duruyordu. Benim yırtık montumla onun takım elbisesi arasındaki fark utancımı daha da büyüttü.
“Benimle gel,” dedi.
Ne olduğunu anlamadan başka bir masaya oturdu. Bir süre sonra garson önüme kocaman, sıcak bir tabak koydu. Et, pilav, sebzeler…
Şaşkınlıkla sordum: “Bu… benim için mi?”
Adam sessizce baktı ve sonunda konuştu.
Kimsenin hayatta kalmak için çöplerde ya da artıklarda yemek aramaması gerektiğini söyledi.
Ve sonra… restoranla ilgili bir şey söyledi ki, hayatım o anda tamamen değişti.
Ama asıl değişim o gün değil… sonrasında başladı.. (Haberin devami diğer sayfada
Telefonu titreyen parmaklarımla çıkarırken nefesim buhar olup yüzüme geri dönüyordu. İkizlerimin minik ağlayışları göğsümün içinde yankılanıyor, her hıçkırık sanki kalbime bir iğne gibi batıyordu. Ama gözlerimde yaş yoktu. O yaşlar, doğumhanede tükenmişti. Bu gece sadece soğuk vardı… ve benim içimde, yıllardır bastırdığım o demir gibi irade.
Ekranda tek bir isim belirdi: Kadir.
Bir kez çaldı. İki kez. Üç kez…
“Hanımefendi?” dedi uykulu ama hemen kendine gelen bir ses. Kadir, yıllardır yanımda çalışan sağ kolumdu. Ben “tasarımcı Nalan” kılığında yaşarken bile, gerçeği bilen tek tük kişiden biriydi.
“Aracı gönder,” dedim. Sesim sakin çıktı, beni bile şaşırttı. “Şimdi. Cinak Sitesi, B Blok. Ayrıca… güvenliği de hazırla.”
Kadir’in sesi bir anda ciddileşti. “Anlaşıldı. On dakika.”
Telefonu kapattım. İkizlerimden birinin yanağına öpücük kondurdum. “Tamam güzelim… annemiz buradayız,” diye fısıldadım. “Artık kimse bizi kapıdan kovamayacak.”
Sitenin girişinde görevli güvenlik kulübesinden bir ışık süzüldü. Adam beni fark etmiş olmalıydı; camı araladı, bakışları önce bebeklere, sonra benim çıplak ayaklarıma kaydı. Tereddüt etti. Yardım etmek istiyor gibiydi ama bu semtte insanlar önce “kimin kim” olduğuna bakardı.
Bir adım attım. Buz gibi taş ayağımı yaktı. Dizlerim sızladı. Yine de durmadım. Kapının önünde dikilip yalvaracak değildim. O evin kapısı bana kapanmıştı ama ben o kapıdan çıkarken başka bir kapıyı açmıştım: Hesap kapısını.
Sokağın ucundan bir motor sesi yükseldi. Kar taneleri far ışıklarının içinde dans ediyordu. Simsiyah bir araç yaklaştı; camları koyu, gövdesi ağır bir gölge gibi. Ardından iki araç daha… Bir konvoy gibi.
İlk araç önümde durdu. Şoför hızla indi, kapıyı açtı. Ardından siyah paltolu, kulaklık takmış iki güvenlik görevlisi etrafa baktı. Bu görüntü, sıradan bir “gece taksisi”ne benzemiyordu. Güvenlik kulübesindeki adam gözlerini kocaman açtı.
Şoför eğildi, saygıyla konuştu: “Hoş geldiniz, Sayın Fisher.”
O soyadı… boğazıma bir yumru gibi oturdu. Yıllardır sakladığım kimlik, bir kelimeyle geri dönmüştü. Nalan Cinak diye yaşadığım hayatın üstündeki perde, gecenin ortasında yırtılmıştı.
“Aracı malikanenin girişine çek,” dedim şoföre. “Kapının tam önünde duracağız.”
Güvenlik görevlileri birbirine baktı. “Hanımefendi, güvenliğiniz—”
“Benim güvenliğim, onların rahatından daha kıymetli,” dedim. “Kapının önüne!”
Araç ağır ağır dönüp az önce kovulduğum malikanenin önüne yanaştı. Kapıya yaklaştım ve zile bastım. Uzun uzun. Hiç bırakmadan.
İçeriden ayak sesleri geldi. Kilidin döndüğünü duydum. Kapı aralandı. Burak’ın yüzü göründü; önce şaşkınlık, sonra öfke vardı. “Ne yapıyorsun sen? Hâlâ gitmedin mi?”
Arkasında Leman belirdi. Gözleri dışarıdaki siyah araç konvoyuna ve takım elbiseli adamlara takılınca rengi attı. Bir adım geri çekildi ama hemen çenesini kaldırıp sertleşti. “Ne bu? Kimi çağırdın? Polis mi?”
Güldüm. İçimdeki gülüş yıllarca saklanmıştı; şimdi soğuğa rağmen yakıcı çıktı. “Polis değil, Leman Hanım. Bu gece kimseye şikâyet etmeye gelmedim. Sadece size bir şeyi hatırlatmaya geldim.”
Tam o sırada, konvoyun başındaki araçtan Kadir ve yanında Fisher Holding’in hukuk direktörü Aslı Hanım indi. Aslı, elindeki dosyayı Burak’ın şaşkın bakışları altında açtı.
“Burak Cinak,” dedi Aslı net bir sesle. “Şu an içinde bulunduğunuz bu mülk, yarım saat önce yönetim kurulu kararıyla boşaltma tebligatı kapsamına alındı. Ayrıca, genel müdürlük yaptığınız inşaat şirketinin %74 hissesi Fisher Holding’e aittir. Yani… eşinize.”
Leman’ın ağzı açık kaldı. “Yalan! Bu bir oyun!”
“Yalan değil,” dedim soğuk bir sesle. “Sizin ‘beş parasız’ dediğiniz o kadın, sabah uyandığınızda sahip olduğunuz her şeyi elinizden almış olacak. Burak, sen beni bu kapıdan dışarı attığında aslında kendi geleceğini attın.”
Kızlarımı daha sıkı sardım. Onlar artık ağlamıyordu. Kadir kapıyı açtı, araca bindim.
“Kadir,” dedim, camı kapatmadan hemen önce. “Yarın sabah Cinak ailesinin tüm hesaplarını dondurun. Tek bir kuruş bile kalmasın.”
Burak kapının eşiğinde yıkılmış gibi bakarken, siyah aracın camını kaldırdım. Konvoy hareket etti. Karanlık ve karlı gece, benim için artık bir son değil, büyük bir intikamın başlangıcıydı.