“Babaanne… artık onun neden tam bugün döndüğünü biliyoruz,” dedi Hazal.
Sonra çantadan çıkardıkları ikinci şeyi bana gösterdi.
Ve ben onu gördüğüm anda, yirmi yıl önce yaşananların sandığımdan çok daha büyük bir yalanın parçası olduğunu anladım…
Hazal’ın elinde eski, sararmış bir zarf vardı.
Zarfın üzerinde oğlum Batuhan’ın el yazısını hemen tanıdım.
Kalbim öyle hızlı çarpmaya başladı ki bir an sandalyeye tutunmak zorunda kaldım.
“Bu… nereden çıktı?” diye fısıldadım.
Nisan kapıyı kapattı. Sümay’ın ayakkabıları hâlâ antrede duruyordu.
İki kardeş birbirlerine baktılar.
“Babaanne,” dedi Nisan, “biz bunu yaklaşık iki hafta önce bulduk.”
Meğer ikizler, yirminci yaş günlerinden önce babalarından kalan birkaç eşyayı düzenlemek istemişlerdi. Ben yıllarca Batuhan’ın eşyalarını eski evimizin deposunda saklamıştım. Onlara dokunmaya bir türlü kıyamamıştım.
Kutulardan birinin dibinde, eski bir montun iç cebine saklanmış bu zarfı bulmuşlardı.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Anneme. Kızlarım büyüdüğünde mutlaka okusun.”
Ellerim titreyerek zarfı açtım.
İçinden birkaç sayfalık bir mektup ve küçük bir banka belgesi çıktı.
Batuhan mektubu ölümünden yalnızca üç gün önce yazmıştı.
İlk satırı okuduğum anda boğazım düğümlendi.
“Anne,” diye başlıyordu, “Sümay son zamanlarda çok değişti. Kızların geleceği için kenara koyduğum parayı öğrenmiş. Benden sürekli o hesaptaki parayı kullanmamı istiyor. Kabul etmiyorum. O para benim değil, çocuklarımın.”
Gözlerim doldu.
Nisan sessizce yanıma oturdu.
Okumaya devam ettim.
Batuhan, kızları dünyaya geldikten sonra onlar için özel bir yatırım hesabı açmıştı. Kaza sonucu hayatını kaybetmesi halinde sigortasından gelecek para da o hesaba aktarılacaktı.
Fakat hesap çocuklar yirmi yaşına gelmeden kullanılamayacaktı.
Ve paranın miktarı…
Belgede yazan rakama baktığımda nefesim kesildi.
Yıllar içindeki yatırımlarla birlikte hesapta oldukça büyük bir servet birikmişti.
Bir ev alacak, iki kızın da bütün eğitim masraflarını karşılayacak, hatta hayatlarının geri kalanında onlara ciddi bir güvence sağlayacak kadar para vardı.
Ama asıl mesele para değildi.
Batuhan mektubun sonunda şunu yazmıştı:
“Eğer başıma bir şey gelirse ve Sümay bir gün kızlardan uzaklaşırsa, bu parayı ona kesinlikle vermeyin. Kızlarım yirmi yaşına geldiğinde hesap tamamen onların kontrolüne geçecek.”
O anda her şey yerli yerine oturdu.
Sümay’ın tam yirmi yıl sonra, kızların doğum gününde çıkıp gelmesinin sebebi tesadüf değildi.
Parayı biliyordu.
“Demek bu yüzden…” diyebildim.
Hazal başını salladı.
“Evet.”
Nisan ise masanın üzerinde duran başka bir kâğıdı bana uzattı.
“Ve bu sabah biri bizi aradı.”
Arayan, babalarının eski avukatıymış.
Hesabın artık resmen onların adına geçtiğini söylemiş.
Ama konuşmanın sonunda garip bir şey eklemiş:
“Anneniz birkaç gün önce ofisimi aradı. Hesabın açılış tarihini ve kızların ne zaman yetki kazanacağını sordu.”
Sümay’ın gelişi bunun üzerine olmuştu.
Bir anda öfkem kabardı.
Yirmi yıl önce çocuklarını bırakıp gitmişti.
Ne doğum günlerini sormuştu.
Ne hastalandıklarında aramıştı.
Ne okula başladıkları günü biliyordu.
Ne de Batuhan’ın mezarına tek bir çiçek bırakmıştı.
Ama hesap açıldığı gün ortaya çıkmıştı.
“Peki çantaya ne koydunuz?” diye sordum.
İki kardeş aynı anda gülümsedi.
Nisan mutfağa gidip masadan bir dosya aldı.
“Bunu.”
Dosyanın içinde Sümay’ın yıllar önce imzaladığı bir belge vardı.
Ben o belgeyi çok iyi hatırlıyordum.
İkizleri terk ettikten sonra yasal vasilik sürecinde avukatımız, annelerinin çocukların bakımını isteyerek bıraktığına dair bir beyan hazırlamıştı gorsele do'kunun diğer bölüme ulaşın...