Sümay hiçbir sorun çıkarmadan imzalamıştı.
Çünkü o sırada kızlardan tamamen kurtulmak istiyordu.
Belgede kendi el yazısıyla şu cümle vardı:
“Çocuklarımın maddi ve manevi sorumluluğunu üstlenmek istemiyorum.”
Nisan belgeyi fotokopiyle çoğaltmış.
Hazal da altına küçük bir not yazmıştı:
“Aile fotoğrafında yerimizi almak istiyorsan, önce yirmi yıl önce çıktığın aileye neden geri döndüğünü kendine dürüstçe anlat.”
Sümay çantada bunu görünce çığlık atmıştı.
Fakat daha bitmemişti.
Ertesi sabah saat dokuz civarında kapımız tekrar çaldı.
Bu kez gelen Sümay’dı.
Ama bir gün önceki gösterişli hali gitmişti.
Saçları dağınıktı. Gözlerinin altında morluklar vardı.
Yanında şık takım elbiseli, altmışlarına yakın bir adam duruyordu.
“Bu eşim, Faruk,” dedi.
Adam bize bakarken yüzü oldukça gergindi.
Sümay’ın aile fotoğrafı meselesinin de gerçek sebebi o anda ortaya çıktı.
Faruk’un oldukça varlıklı biri olduğunu öğrendik. Sümay ona yıllardır iki kızının yurt dışında yaşadığını, aralarının çok iyi olduğunu ve kızların da maddi açıdan son derece başarılı olduklarını anlatmış.
Hatta Faruk’a, Batuhan’dan kalan aile servetinin yakında kızlara geçeceğini söylemiş.
Faruk da bu paranın aile yatırımlarına dahil edilebileceğini düşünüyormuş.
Nisan gözlerini annesinden ayırmadan sordu:
“Yani bizi özlediğin için gelmedin?”
Sümay hemen itiraz etti.
“Elbette özledim!”
Hazal acı bir şekilde güldü.
“Yirmi yılda bir kez bile mi telefon bulamadın?”
Sümay sustu.
“Doğum günümüzü biliyor muydun?” diye sordu Nisan.
Sessizlik.
“İlkokula hangi okulda başladığımızı?”
Sümay başını çevirdi.
“Babamızın mezarının nerede olduğunu biliyor musun?”
Bu kez cevabı Faruk verdi.
“Sümay, bana Batuhan’ın ailesiyle görüştüğünü söylemişti.”
Sümay bir anda paniğe kapıldı.
“Faruk, şimdi bunun sırası değil.”
Adam birkaç saniye karısına baktı.
Sonra cebinden telefonunu çıkarıp ona gösterdi.
“Sanırım tam sırası.”
Meğer Sümay, Faruk’a kızlarının kendisine yatırım yapmak için para vereceklerini söylemişti.
Üstelik paranın bir kısmını alabilmek için şimdiden bazı borçlara girmişti.
Her şey, henüz elinde olmayan paraya dayanıyordu.
Faruk hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldi.
Sümay kolundan tuttu.
“Nereye gidiyorsun?”
Adam elini kurtardı.
“Sen bana bir aile kurduğunu söyledin. Meğer yıllar önce kendi aileni para için terk etmişsin.”
Kapı kapandığında Sümay olduğu yerde kaldı.
İlk defa üzerindeki pahalı kıyafetler bile onu güçlü göstermiyordu.
Sadece yorgun görünüyordu.
Sonra gözleri bana döndü.
“Bütün bunları sen yaptın.”
Başımı salladım.
“Hayır.”
Nisan ayağa kalktı.
“Babaanne bize seni kötülemedi.”
Hazal da kardeşinin yanına geçti.
“Tam tersine, çocukken seni sorduğumuzda hep ‘Anneniz kendi yolunu seçti’ derdi.”
Sümay’ın gözleri doldu.
“Ben gençtim.”
“Babaanne de genç değildi,” dedi Nisan. “56 yaşındaydı.”
O cümle odanın içindeki bütün havayı değiştirdi.
İki işte çalıştığım yılları düşündüm.
Ateşlendiklerinde geceleri başlarında beklediğim günleri.
Okul masrafları yetişsin diye kendime yıllarca yeni bir mont almadığımı.
Batuhan öldüğünde ben de parçalanmıştım.
Ama çocuklar bana ihtiyaç duyduğu için toparlanmıştım.
Sümay’ın ise seçeneği vardı.
Ve gitmeyi seçmişti.
Sümay kızlarına doğru bir adım attı.
“Bana bir şans verin.”
Hazal’ın gözleri doldu ama geri çekilmedi.
“Belki bir gün konuşabiliriz,” dedi. “Ama bugün değil.”
Sümay şaşkınlıkla baktı.
“Peki para?”
Nisan’ın yüzündeki ifade o anda değişti.
“İşte sorun tam da bu anne. Son cümlen yine para oldu.”
Sümay hiçbir şey söyleyemedi.
Ayakkabılarını giydi ve kapıdan çıktı.
Bu kez kimse arkasından koşmadı.
Birkaç hafta sonra ikizler beni bankaya götürdüler.
Hesaptaki parayla ne yapacaklarını anlatacaklarını söylediler.
Ben üniversite masrafları için kullanmalarını bekliyordum.
Ama Nisan önüme bir dosya bıraktı.
Kızlar paranın küçük bir kısmıyla bana yıllardır kirada oturduğum evin tapusunu satın almışlardı.
Geri kalanının büyük bölümünü eğitimleri ve gelecekleri için ayırmışlardı.
Bir bölümünü ise Batuhan adına burs fonuna yatırmışlardı.
Anne ya da babasını kaybetmiş genç kızların eğitimine destek olacaktı.
“Bunu neden yaptınız?” diye ağlayarak sordum.
Hazal ellerimi tuttu.
“Çünkü babamız bize para bırakmış.”
Nisan cümleyi tamamladı.
“Ama sen bize hayat bıraktın.”
O gün uzun süre konuşamadım.
Akşam olduğunda üçümüz Batuhan’ın mezarına gittik.
İkizler babalarının mezar taşının önüne iki küçük beyaz çiçek bıraktılar.
Ben biraz geride durdum.
Nisan sessizce,
“Baba, merak etme,” dedi. “Paranı doğru insanlara bırakmışsın.”
Hazal bana baktı ve gülümsedi.
“Bizi de.”
İşte o anda anladım.
Yirmi yıl boyunca bazen hayatın benden oğlumu aldığını, yaşlılığımı aldığını, bütün yükü omuzlarıma bıraktığını düşünmüştüm.
Ama aslında hayat bana çok daha büyük bir şey vermişti.
İki kız çocuğunun ilk adımlarını, ilk okul günlerini, mezuniyetlerini ve sonunda nasıl insanlar olduklarını görme şansını.
Sümay daha iyi bir hayat bulmak için çocuklarını terk etmişti.
Bense onlar uğruna kendi hayatımdan vazgeçtiğimi sanmıştım.
Yıllar sonra gerçeği öğrendim:
Ben hayatımdan vazgeçmemiştim.
Onlar benim hayatım olmuştu.