hemen gelmem için yalvardı, ama hastaneye vardığımda doktor çoktan cesedini bir çarşafla örtmüş ve sessizce başsağlığı dilemişti

USB’yi televizyona taktım. Görüntü başladı. Kapı. Sabit, sessiz. Saat köşede ilerliyordu.

01.58.

Kapı açılmadı.

02.10.

Hâlâ açılmadı.

02.47.

Sara’nın bana mesaj attığı dakika.

03.05.

Kapı hâlâ kapalıydı.

— Hırsız ne zaman girmiş, Mark? dedim sakin bir sesle.
— Belki… arka kapıdan…
— Arka kapı yok, dedim. Yangın merdiveni kilitli. Bunu sen söylemiştin.

Görüntü 03.12’de bir şey gösterdi. Kapı bir an sallandı. İçeriden. Sonra bir gölge geçti. Sara’nın gölgesi değil. Daha büyük. Daha ağır.

Mark bir anda ileri atıldı. Televizyonu kapatmaya çalıştı. Ama geç kalmıştı.

— YETER! diye bağırdı.
— Yeter mi? dedim. Sara için yeter olmadı.

Elini saçlarına geçirdi. Nefesi hızlandı.

— Tartıştık, dedi. Sadece tartıştık. Bağırdı. Beni küçük düşürdü.
— Sonra?
— Sonra sustu, dedi. Ve bu kelimeyi söylerken gözleri titremedi.

Telefonumu çıkardım. Zaten çoktan aramıştım.

— Polis yolda, Mark. Bu sefer yalnız gelmiyorlar. Savcı da var.

Dizlerinin bağı çözüldü. Kanepeye çöktü. Ellerini yüzüne kapattı.

— Onu öldürmek istemedim, dedi hıçkırarak.
— Ama öldü, dedim. Ve beni aradı. Son nefesinde.

Kapı çalındı. Sert. Kararlı.

Polisler içeri girdiğinde ben ayağa kalktım. Onlara baktım. Bu sefer kimse başını sallamadı. Kimse Mark’a acımadı.

Sara’nın telefonu hâlâ masadaydı.

Onu elime aldım. Ekranı kapattım. Son kez kızımın yüzünü düşündüm. Korkmuştu. Ama yalnız değildi.

Çünkü annesini çağırmıştı.

Ve ben, geç kalmış olsam bile, gerçeğe yetişmiştim.
Reklamlar